0 %

Paragraf Yorumları

Yorumlar yükleniyor...

Yorum Yap

2. BÖLÜM

Yazı Boyutu
100%

               “Her kalp atışının bir hikâyesi vardır.”

2

 TANIŞMA

Bir saattir buradaydık.

Ve açıkçası görünen oydu ki, sıçmıştık arkadaşlar.

Hâlâ şaşkınlık içerisinde, yüreğimdeki korkuyla, şaşkınlıkla ve kırpıp durduğum gözlerle etrafta tıpkı diğerleri gibi dört dönüyor, çıkış arıyordum ama her yerde yığınla taş vardı ve çıkış kapanmıştı. Olduğum yerde, dipdiri bir korkuyla beraber trenin içerisine bakıyor, sesleri duymamaya çalışıyordum ama her şey netti. Ağlıyor, bağırıyor, hâlâ telefonlarıyla aramalar yapmaya çalışıyorlardı. Birbirlerine bu saçmalığın sebebini soruyor, tüm bunların mümkün olmadığından bahsediyorlardı. Işıklar kapandıktan birkaç saniye sonra açılmıştı ve ara ara gitse de hepimiz birbirimizin yüzünü o an görebiliyorduk. Sistem arızalandığı için trenin içindeki yardım butonları bir işe yaramıyordu. Ağlayan küt saçlı, yeşil montlu kıza umutsuz bir bakış atarak kollarımı birbirine sardım.

O kadar yüksek sesli ağlıyordu ki sinirim bozulmuştu.

Birkaç dakika sonra çocukların hepsi bir çıkış aramaktan vazgeçerek o duvarın önüne geçip yan yana oturduklarında, ölümcül bir sessizlik oldu ve bu sessizlikte duyulan tek şey, nefes alıp verişimizdi. Sorgulamayı bırakmış, çare arayışına bir ara vermiş ve yalnızca birbirimize bakar olmuştuk. Ben hepsinden biraz daha kenarda sırtımı duvara dayamış, bacaklarımı kendime çekmiş vaziyetteydim. Montum kalındı ama burası cidden soğuktu. Birbirini tanıyan insanların hepsi yan yana oturmuş, birbirine sokulmuşlardı ve bilin bakalım burada yalnız oturan bir tek kim vardı?

Tabii ki ben!

Duvarın en başında Oğuz oturuyordu ve Esra onun yanında çaresizce ağlıyordu. Selim de Esra’nın hemen yanındaydı ve Selim’in yanında sırasıyla Cesur ile Fatih vardı. Cesur’un yanında uzun, âdeta sırma saçlı bir kız vardı ve başını Cesur’un omzuna gömmüş, korkuyla etrafı izliyordu. Cesur’un ona bir ara Arzu diye seslendiğini duymuştum. Arzu’nun yanında da yine onun boylarında ve vücut ölçülerinde olan, daha esmer bir kız vardı. İsmi, Berfin’di. Şu yeşil montlu, küt saçlı kız oydu. Berfin’in yanında da okuldaki herkesin tanıdığı şu ikizler vardı. Akil ile Bakil’di. Onları okulda herkes tanırdı. Ve şey, Akil benim eski sevgilimdi. Tabii, tek sevgilim. Geçen sene onunla iki ay kadar çıkmıştık ve beni zorla öpmek istediğinde onu geri çevirdiğim için benden ayrılmıştı. Sorun değildi çünkü o benden ayrılmasa ben ondan ayrılacaktım. Zaten bir ara boşluğuma geldiği için onunla çıkmıştım. Yoksa ben bu konularda biraz eski kafalıydım, hayatıma yalnızca bir erkeğin girmesini ve ölene kadar kalmasını istiyordum. Akil yakışıklı, eğlenceli bir çocuktu ama ona baktığımda bir şeyler göğsümü tartaklamıyordu. Kısa bir ilişkiydi ve bitmişti. Tabii Akil sık sık benimle tekrar çıkmak istediğini söylerdi ama avucunu yalardı. Benim, öpüşmediği için bir kızdan ayrılacak erkeklerle işim olmazdı. Kafamı salladım. Akil ile Bakil’in yanındaysa okulda tanınan üç kız vardı. Yeşil gözlü olanın adı Melodi, çekik gözlü olan bembeyaz tenli kızın ismi Şüeda ve Şüeda’nın yanında oturan kızın adıysa Ümmü Gülsüm’dü. Ümmü Gülsüm’ün hemen yanında, iri ve sakallı bir çocuk vardı. Bu karışıklıkta adını duymuştum. Neydi? Ha, Keskin.

Oğuz.

Esra.

Selim.

Cesur.

Fatih.

Arzu.

Berfin.

Akil.

Bakil.

Melodi.

Şüeda.

Ümmü Gülsüm.

Keskin.

Ve işte, ben, Bestegül.

Oturduğum yerden hepsini ürkerek ama dikkatle izlediğim esnada, bakışlarım gerçekten rasgele bir şekilde Oğuz’a takıldı ve onun oturduğu yerden o safir renkli gözleriyle beni izlediğini gördüm. Gerçekten bu bakışmayı planlamamıştım ama bu izbe yerde, bu kadar kaybolmuş ve çaresizken bile kalbimin onu görünce hızlandığını fark ettim. Bakışlarımı neden kaçıracaktım ki? Bu yerde başımıza asla haberimizin olmadığı bir şey gelmişti ve midemdeki bu katlanılmaz sıkıntı bir an ona baktığımda azaldıysa neden bakmayacaktım ki? O da diğerleri gibi duvara yaslanmış, bir bacağını ileriye uzatmış, bir bacağını dizinden kırarak kendisine çekmişti ve çenesini dizine yaslamış, doğrudan bana bakıyordu.

Burada on dört kişiydik ama onun baktığı tek kişi bendim.

Ta ki Esra onun kolunu çekiştirene kadar.

Oğuz’un dikkati dağıldığında omzunun üstünden Esra’ya döndü ve ben de daha fazla ona bakmayarak gözlerimi çocuklarda gezdirdim. Çoğunun üstünde mont veya ceketleri vardı ve birbirlerine sarıldıkları için çok üşüyor görünmüyorlardı. Sürekli trene ve raylara bakıyor, çaresizce çıkış arıyorlardı. Yorgun ve bitkin görünüyorlardı.

“Aranızdaki cenabet kim?”

Hepimiz aynı anda bu cümleyi kuran çocuğa döndük. Bu Keskin’di. Hani şu bu hayatın seni siktim deme şekli falan mı diyerek atarlanan arkadaştı. Kollarını göğsünün üstünde bağlamış, asabiyetle hepimize bakıyor ve muhtemelen bahsettiği o cenabeti arıyordu. Ben ve benimle birlikte birkaç kişi daha ona göz devirirken, aramızdan birkaçı ağzının içinde söylendi ama ona tek karşılık veren Cesur oldu.

“Vallahi ben sabah gusülümü alıp çıktım.”

Tamam, bir yerde kapalı kalmış olabilirdim ama bu neden birbirinden salak birçok kişiyle olmak zorundaydı ki? Bu sefer gözlerimi bile devirmedim ama Cesur ve Keskin bizi süzerek o cenabeti aradılar. Kucağıma bıraktığım çantamın askılarını sıkarken, birkaç kızın hâlâ ağlama sesini duyarak elimi kulağıma kapatmamak için mücadele ettim. Bir anlık gergin sessizlikten sonra ilk konuşan Selim oldu.

“Sizce deprem falan mı oldu?”

Kimse buna cevap vermeden birbirine baktı. Deprem mi olmuştu yoksa yol mu yıkılmıştı? Anlam veremiyordum, hâlâ kafamı toplayabilmiş değildim. “Şunu kapat artık,” dedi Oğuz ve ben onun sesini duyduğumda bakışlarımı doğrudan oraya çevirdim. Esra’ya bakarak söyleniyordu. “Anlamıyor musun telefon çekmiyor! Defalarca arama yaparak telefonun şarjını bitirme. Onlar ve ışıkları bize lazım olacak.”

Esra azarlanmaktan memnun olmayarak dudaklarını bükerek hıçkırdı ve dolu gözlerle telefon ekranına baktı. Saçı başı dağılmış, rimeli akmış, ruju bozulmuştu. “Aman Allah’ım! Şarjım 33.”

Kudur, ağla, benim ki 93.

Selim söylendi. “Evden çıkarken fullemiştin, ne ara bitti...”

“WhatsApp grubunda kızlarla dedikodu falan yaptım. Metroya binene kadar bitmiş, fark etmedim!”

Selim başını arkasındaki duvara vururken, Esra umutsuzca hıçkırdı ve salya sümük ağlamaya devam etti. Bir an bu halini fotoğraflamayı, buradan kurtulduğumuzda kahkahalarla gülmeyi düşündüm ama o anda cevabını bilmediğim bir soruyla karşılaştım. Buradan kurtulacak mıydık?

“Çişim geldi.”

Sessizlik ve düşüncelerimizin arasında duyduğumuz bu çekingenlik dolu kısık sesin sahibine döndüğümüzde onun Melodi olduğunu gördük. Hepimiz ona şaşkınca baktık ama hemen sonra bunun hepimizin sorunu olduğunu fark ettiğimizde yüzlerimize büyük bir dehşet ifadesi yayıldı. Melodi ellerini yüzüne kapatıp utançla inledi. Dalgalı saçları savrulmuş, güzel yüzü örtülmüştü. Hepimiz bir cevap arayışıyla birbirimize baktıktan az sonra, yanımızda duran raylara baktım. Melodi hem utanıyor hem de sıkıştığından dolayı olsa gerek zorlanıyor görünüyordu. Ona yardım etmeliydim. Hepsi arayışla birbirine bakınmaya devam ederken, “Raylar,” dedim ve yutkunarak devam ettim. “Bir süre tuvaletimiz olacak sanırım.”

Hepsinin yüzündeki ifade bir an donduktan sonra öğürdüler ve Melodi korkunç bir şekilde raylara baktı. Bir an midem bulandığında, “Haklı,” diyerek beni onayladı Oğuz. O an kendimi daha güçlü hissettim. “Melodi, Bestegül sana yardımcı olacaktır.”

Melodi umutla bana döndü. “Gerçekten oraya benimle iner misin?”

İyi niyetli bir kıza benziyordu ve kötü niyetli de olsa zaten kimseyi geri çeviremezdim. Elbette ona yardımcı olurdum. Bir an diğer kızlara baktım ama hiçbirinin yardım etme gibi bir isteği yok gibiydi. Sadece merakla bizi izliyorlardı. “Elbette inerim,” dedim rahatlaması için ona gülümserken. “Gel.”

İkimiz de raylara inmek için oturduğumuz yerden kalktığımızda, erkekler kafalarını önüne eğmiş ve Melodi’nin daha rahat olmasını sağlamışlardı. Melodi’nin yanına vardığımda elimle omzunu sıvazlayarak onunla birlikte raylara inmek için yürüdük. Raylar biraz aşağıda kalıyordu, inmek zorluk çıkarabilirdi ama birbirimize kolaylık sağlayacağımıza emindim. İnmek için başımı eğerek raylara baktım ve önce oturup sonra ayaklarımı sarkıtarak inmenin daha kolay olacağını düşünürken arkamda bir hareketlilik hissettim. Az sonra biri hafifçe sırtıma vurdu. “Ben inip sizi alayım.”

Oğuz, ben daha ağzımı açmadan önümden geçti ve o büyük bedeniyle olduğumuz düzlükten aşağıya, rayların üzerine tek seferde atladı. Hafifçe sersemlemiş olsa da ona nasıl bir şaşkınlıkla baktım bilmiyorum ama bu onu gülümsetti. Çocuklar, arkamızda bizi izliyordu. “Sizi buraya alayım,” dedi Oğuz etrafa bakınırken. Üzerindeki ceketinin altından beyaz gömleğini görüyordum. Önümüzdeydi. Elini bana uzattı. “Gel, indireyim seni.”

Beni indirmesi için elimi ona uzattığımda kolumun tümüyle uyuştuğunu hissettim. Bir eli belimden tutarken, diğer elini sırtıma yasladı ve ben onun omzundan destek alırken ayaklarımı yerden keserek beni raylara indirdi. Ayaklarım demirlere değene kadar uçtuğumu, büyülü bir hissin içinde salındığımı hissetmiştim. Oğuz, belimi okşayarak beni bıraktıktan sonra ölçülü bir gülümsemeyle Melodi’ye baktı ve onu raylara indirmek için kucakladı. Beni tuttuğu gibi belinden tutmadı, vücuduna yaslamadı, okşayarak bırakmadı, gamzelerini göstermedi. Sadece indirdi.

Oğuz bize arkasını döndüğünde Melodi’yle birlikte ondan uzaklaştık ve ona gözlerden uzak bir yeri seçtim. Önünde, ona arkamı dönmüş bir şekilde durarak işini halletmesini bekledim. Oğuz da az ileride, benim gibi arkasını dönmüştü. Çocukların bir şeyler konuştuğunu duydum, hepsi korkuyordu. Ben de öyle, çok korkuyordum. Başımıza gelen bu talihsizliğe, adının ne olduğunu bilemediğim bu şeye inanamıyordum. Fakat akıl sağlığımı korumalı, dayanmalıydım. Hiçbir şey sonsuz değildi. Elbet kurtulacak...

Ah hayır, çiş sesi.

Bu sesi herkesin duyduğundan şüphe bile duymayarak elimi alnıma vurduğumda, bunu hepimizin yaşayacak olduğu gerçeğiyle yüzleştim. Ah, Melodi çok utanmış olmalıydı. Bana peçetem olup olmadığını sorduğunda ona cebimdeki temiz peçetelerden birini verdim ve işini hallettiğinde, Oğuz’un su istediğini duydum. Az sonra biri pet şişesini Oğuz’a verdi, Oğuz da şişeyi hemen omzunun üzerinden bana attı ve ben de ellerini yıkaması için Melodi’ye verdim.

Ağlıyordu.

Bunu belki hepimiz yaşayacaktık ama Melodi ilk kez yaşayan olmanın utancı içerisindeydi.

İşini hallettiğinde bile Melodi durdu ve dakikalarca sırtını metroya yaslayarak ağladı. Cidden çok utangaç bir kızdı ve yaşadığı şey onu üzmüştü. Ağlama sebebi her şey olabilirdi. Utancı, küçük düşmüşlüğü, korkusu... O ağlarken herkes sustu.

Birkaç dakika sonra Melodi sakinleştiğinde onunla beraber Oğuz’un yanına gittik. Oğuz, Melodi’nin mahcup bakışlarına gülümseyerek karşılık verdi ve onu kavrayarak tek seferde yukarı çıkardı. Rayların paslanmış demirlerini izlerken, onun bana uzanan ellerini gördüm ve az sonra o eller belime yerleşerek ayaklarımı yerden kesti. Gamzelerini izlediğim birkaç saniyenin ardından ayaklarımın yere bastığını fark ettim.

Arkamızdan birisi ıslık çaldı.

Cesur’du.

Ellerimi üzerinden çektiğinde saçlarımla kızaran yanaklarımı gizlemeye çalışarak kalktığım yere yürüdüm. Esra bana ıslak gözlerinin ardından öfkeyle bakıyordu. Bu kız aptal mıydı? Biz kabaca göte gelmiştik, o hâlâ Oğuz’a yürüyordu. Gözlerimi devirerek kalktığım yere oturduğumda Melodi’nin bana baktığını gördüm. Mahcubiyet ve minnet karışımı bir ifade vardı yüzünde. Tanıdığı bir arkadaşı yoktu, onun arkadaşı olabilirdim. Gülümsedim. “Bana arkadaşlık eder misin?”

Mahcubiyeti kırıldı ve gülümsedi. “Olur.”

Dizlerinin üstünde yürüyerek yanıma gelip sırtını benim gibi duvara dayadı ve bacaklarını kendine çekerek kollarıyla kendini sardı. Güzel bir kızdı. Yeşil gözlere, dalgalı saçlara, ufak bir buruna ve yine ufak bir yüze sahipti. Dudakları o kadar inceydi ki yok gibiydi. Fısıldadı. “Bana yardım ettiğin için teşekkür ederim.”

Yanaklarım kızardı. “Büyütülecek bir şey değil ya.”

“Hayır, öyle,” dedi, yanakları ya soğuktan ya da utançtan kızarmıştı. “Hiç kimse yardım etmedi senden başka.”

Hayranlıkla Oğuz’a baktım. “Onu unutuyorsun.”

Minnetle Oğuz’dan tarafa baktı. “Tabii ki unutmam.”

Gülümseyerek önüme döndüğümde, herkesin birbirine daha sıkı sarıldığını gördüm. Üşümüşlerdi ve kendi aralarında bu başımıza geleni sorguluyorlardı. Çantamı kucağıma çekerek ben de ona sarıldım. Ah, canım çantam!Hepsinin yüzünü izledim. Hepimiz okulda birbirimizi bir kere de olsa görmüş tiplerdik ama yakın arkadaş olanlar dışında kimse kimseyle tanışmıyordu. Tabii ben onları, isimlerini biliyordum. Farkındalar mıydı bilmiyordum ama buradan çıkmak için birbirimize ihtiyacımız vardı ve bu yüzden tanışmalıydık. Hepsini uzaktan tanıyor olsam da, “Ee,” dedim hepsinin dikkatini çekerek. Umutsuz, korkulu gözler bana döndü. “Tanışmayacak mıyız?”

Hepsi iç çekerek omuzlarını düşürdü. On üç kişinin hepsini aynı anda incelemek zordu ama insanları incelemek konusunda iyiydim. Okulda bunu sık yapardım. Arkadaş çevresi çok geniş birisi değildim ve genellikle kantinde oturur, insanları izler ve bir şeyler yerdim. Aslında hayır, çok şey yerdim. Bayağı yerdim arkadaşlar. Her neyse, konu bu değildi. Tanışmamızdı. Hiçbiri tanışmak için bir girişimde bulunmayınca gözlerimi devirerek, “Ben Bestegül,” diyerek kendimi tanıttım. Birkaçı yerinde dikleşti, yüzlerinde o sıcak yaklaşımı görmüştüm. Cesur, Selim ve Arzu, Berfin ve Bakil başlarını sallayarak beni onayladılar. “Sizlerin isimleri ne?”

Gözlerimi, en baştan hepsiyle tanışmak için duvarın başına çevirdim ama zaten duvarın en başında tanıdığım birisi vardı. Oğuz’du ve sanki ismini bildiğimi bildiği için gülümsüyordu. Yine de o rengi pembeye çalan dudaklarını aralayarak, “Ben Oğuz,” dedi, gözlerini bir an benden ayırmadan. “Memnun oldum Gül.”

Götü başı dağıtma, sakin ol Beste. “Memnun oldum.”

Esra üşüme bahanesiyle bir kolunu Oğuz’un koluna sardı, “Üşüyorum,” diye sızlanırken bana memnuniyetsiz bakışlar fırlattı. “Beni okuldaki herkes tanır. Eminim sen de tanıyorsundur Bestegül’cüğüm.”

Ona boş boş bakarak Selim’e döndüğümde bozuldu ama umurumda olmadı. Selim sıkıntıyla gülümsedi. Dağınık saçlı, basketbol sayesinde gelişmiş bir fiziğe sahip, hoş bir çocuktu. Tabii saftı da, aksi halde hâlâ Esra’yla çıkıyor olamazdı. “Ben de Selim,” diyerek nazikçe kendini tanıttı. “Seni görmüştüm okulda, son deneme sınavında okul ikincisi olduğunu duymuştuk.”

Evet, öyle bir şeyler vardı. Tamam, ben tam bir inektim ama bundan memnundum. İyi bir üniversitede, moda tasarım okumak istiyordum. Demek okulda çalışkanlığımla biliniyordum. Eh, fena değildi. Gülümsedim. “Birinciliği çok az puanla kaçırdım.”

Gözlerini devirdi. “Ben 89’uncuyum.”

Kardeş, sınava hiç girmeseydin.

Tabii, bunu ona söylemeden nezaketle gülümseyerek Cesur’a döndüm. Aramızda en az sıkıntılı olan oydu, hatta sıkıntılı bile görünmüyordu. Sakalsız çenesini sıvazlayarak bana çapkın bakışlar attı. “Bence sen beni tanıyorsun Bestegül.”

Kıkırdayarak itiraf ettim. “Evet, seni ve Fatih’i tanıyorum.”

İkisi de bana samimiyetle gülümsediğinde, Fatih’in yanında oturan Arzu ile Berfin’e döndüm. Arkadaşlardı. “Siz?” diye sordum.

“Ben Arzu.”

“Ben de Berfin.”

Onlarla da tanıştıktan sonra bakışlarım Berfin’in yanına düştü. Ah, bu diyalogdan kaçamayacaktım. Akil, kollarını göğsünün üstünde kavuşturmuş, dikkatle beni izliyordu. Bakışları dostça değil, biraz edepsizdi ve bu rahatsız hissettirmişti. Sarı saçları, beyaz teni vardı. Yakışıklı olmadığını söylemezdim ama yakışıklı erkek çoktu ve bunların azı dürüst ve sevilesiydi. Bana imayla bakarak, “Biz zaten tanışıyoruz,” dedi ve çapkınca güldü. “Çok yakından.”

“Eski sevgililer,” dedi Keskin kocaman sırıtarak. “Bak işte, şimdi eğlenceli olmaya başladı.”

Oğuz, oturduğu yerde kıpırdandı.

Ona bakmamak için irademe sığınarak bu münasebetsiz cümleyi kuran iriyarı çocuğa döndüm. Keskin, Akil’le bana sırıtarak bakıyordu. Maalesef, bu herif de yakışıklıydı. Tam bir serseriydi, okulda çok vukuatını duymuştum. Bir ara hakkında uyuşturucu kullandığıyla ilgili haberler yayılmış ama kanıtlanmamıştı. Her sınıfta iki kere kalmıştı ve şu an yirmi küsur yaşındaydı. Ona gözlerimi devirdim. “Sevgili değil, kısa bir arkadaşlıktı ve sonlandı. Her neyse, adın ne bakayım?”

Kafasını iki yana salladı. “Keskin.”

Son olarak Şüeda ve Ümmü Gülsüm’le tanıştım. İkisinin de burnu biraz havada gibiydi ama nazik kızlardı. Maddi durumları çok iyiydi fakat aileleri onları disiplinli yetiştirmek için şartlarını kısıtlıyorlardı ve bu yüzden bizim okulda okuyup metro kullanıyorlardı. Gözlerindeki küçümsemeyi görmüştüm, bu yüzden onlarla çok konuşmadım. Zengin görünümlü, yapılı saçlara sahip, uzun boylu ve hoş kızlardı. Şüeda beyaz tenli, Ümmü Gülsüm esmerdi. Ezelden beri arkadaşlardı. Saçlarını tepelerinde bağlamış, kürklerinin içine sığınmış, yalnızca birbiriyle konuşuyorlardı. Hepsiyle tanışarak önüme döndüğüm sırada, Oğuz’un kirpiklerinin altından Akil’e baktığını gördüm.

Umarım beni kıskanmışsındır.

Amin.

Bu şımarıkça düşüncemden utanarak tekrar önüme döndüm ve kuruyan ağzımı ıslatmak için daima çantamda bulundurduğum mataramı hatırlayarak rahatladım. Yıllardır en yakın dostum olan kırmızı çantamın küçük gözünü açarak matarama uzandım ama bilin bakalım ne oldu? Mataranın içinde su yoktu. Ah, bu sabah doldurmayı unutmuştum. Annem sabah aklımı çok karıştırmıştı, bu yüzden aceleyle evden çıkmıştım. Ah, annem. Onu bir daha görebilecek miydim? Bu korkunç düşünceyle beraber ürpererek mataramı çantama koyarken, Melodi’nin çantasını açtığını gördüm. Bana yardım etmek isteyerek suyunu paylaşacaktı ama onun da şişesi boştu. Birbirimize bakarak umutsuzca iç çektiğimizde, birkaç adım sesi işittim ve bir gölge üstüme devrildi. Oğuz, elindeki suyu bana uzattı. Kıvırcık saçları, eğilmesiyle beraber önüne düşmüş ve bende o kıvırcık dalgalara dokunma isteği yaratmıştı. “Benim,” dedi içmem için suyu bana doğru uzatırken. “Rahatlıkla içebilirsin.”

Akil’in sesi duyuldu. “Benim de suyum var, seninle paylaşabilirim.”

Ona bakmaya zahmet bile etmeden Oğuz’un uzattığı pet şişeyi aldım ve Keskin’in pis pis gülerek konuştuğunu duydum. “Hızlı olan kızı alır dostum.”

Akil veya Oğuz ses etmedi ama ben Oğuz’un gideceğini düşünürken o kendini yanımdaki boşluğa bırakarak sırtını duvara verdi. Yanıma oturmuştu, öyleyse o da benden etkilenmiş olabilirdi. Suyu içtim, şişenin ağzına daha önce onun dudaklarının değmiş olduğunu düşünmek beni ne kadar sapık yapardı? Esra’nın bize kudurmuş bir şekilde baktığını görürken, Selim’in de Esra’ya umutsuz bir şekilde baktığını gördüm. Bir an gözlerinde o işkenceyi gördüm. Acaba biliyor muydu? Esra’nın Oğuz’a yürüdüğünü görüyor, görmemezlikten mi geliyordu? Ama bunu neden yapıyordu? Aptal olduğu için mi âşık olduğu için miydi? Onun için üzülerek önüme döndüğümde çocukların bir kısmının bize baktığını gördüm. Utandım, Oğuz’un yaptığı hepsinin dikkatini çekmiş olmalıydı. Umursamamalıydım, öyle de yaptım. Herkes ölümcül bir sessizliğe kapıldığında, Melodi’nin elini sıkarak ona güç verdim ve kafamı kaldırıp buradan kurtulmak için Allah’a yalvardım. Burası boğucu ve basıktı. Işıklar, sistem arızalandığı için bir gidip bir geliyordu ve sanırım uzunca bir süre böyle devam edecektik. Telefonumun şarjı epey vardı ama çocukların ki ne durumda, bilmiyordum. Aydınlatmayı bir süre telefonlarla sağlayacaktık. Peki ya burada nasıl kalacaktık? Çantalarımızda taşıdığımız abur cuburlarımız ve sularımızdan başka hiçbir gıdamız yoktu. Susuzluğa ve açlığa ne kadar dayanacağımızı kestiremiyordum ama sanırım hepimiz kendimize ait olan gıdaları idareli tüketmeliydik. Her şey iç karartıcıydı, bunları düşünürken bile olduğum yerde titriyordum. Hiç ümit göremiyordum. Üstelik kafamızı kaldırıp baktığımızda gökyüzünü görüp mutlu olamıyorduk. Güneş eksikti, bulutlar yoktu. Hava karardığında bunu bilemeyecek, yıldızları göremeyecektik. Hepimiz sustuk, sırtlarımızı yasladığımız duvardan, başımızın üzerindeki tavana baktık.

Artık hayatımızın alanı bu kadardı; sırtımızdaki duvardan başımızın üstündeki tavana kadar.

Ve bu alanda neler olacağını, yaşayarak öğrenecektik.

  BÖLÜM SONU.